alaturka

Kozludere'nin Saklı Güzelleriyle...

Kozludere'nin Saklı Güzelleriyle...

Yaylaya çıkarken insan, şu üç şeyi mutlaka almalı yanına: Tabiatta insanoğlunun emrine sunulmuş onca sessiz güzele söyleyecek denli bir çift güzel sözü, şehirden toplanan bir tutam yürek sızısını, bir de sıkıntıyla olan bütün bağlarını…

Kahramanmaraş Kozludere Yaylası’na defalarca gitmişliğimin yanında, ilk defa bilimsel bir çalışmanın tanığı olarak gittiğimde yanıma almayı ihmal etmemiştim bu üç şeyi ben de.
Kozludere, Kahramanmaraş merkez ilçeden yaklaşık yarım saat süren tatlı ve seyrengah bir yolculukla gidildiğinde ulaşılan ve öteden beri pek çok güzide ailenin sıcak yaz günlerine serinliğini tercih ettiği bir güzel yayladır. Kozludere, Ahırdağı’nın şefkatli ve serin nefesini, sabah akşam teninde hisseden ve konuklarına da hissettiren bir güzel yayladır. Milcan Tepesi ise, rakımı 2000 metreyi aşan ve merkez ilçeye 18 km mesafede bulunan, koynunda keklik ve keklik besleyen Ahırdağı’nın nazlı sultanıdır. Kozludere Yaylasının ciğerlerini işte bu dağlar besler. Envai çeşit yeşiline bu dağlar yarenlik eder. Bulutundan yağmur gönderir, koyaklarından kar…
Koz, Kahramanmaraş’ta “ceviz” anlamında kullanılan bir içli kelimedir aslında… Kozludere ifadesini de varın siz çözün. Yaylaya yaklaştığınızı, daha yolun sağında ve solunda sizi karşılayan kocaman ve bir çınar gibi heybetli duruşuyla, gelen konuklarına; “merhaba” diyen dev ceviz ağaçlarını gördüğünüzde anlarsınız. Girişte Kozludere tabelasını görmemiş olsanız dahi, bol su mekânı ve temiz dere yataklarının içinden bütün ihtişamı ile gülümseyen ceviz ağaçlarının zaten gelen konuğa “şu an Kozludere’desiniz” diyecek denli ifadeli olduğunu görürsünüz. 
Milcan Tepesi’nin serin ve huzurlu rüzgârları, eteğinde uzanan Kozludere’nin yemyeşil saçlarını taradığında izlediğiniz manzara bir ömür gözlerinizin aynasında kalacak denli güzeldir. 
Araç yolunda ilerlerken etrafa dikkatle bakınmalısınız. Zira yolculuğun vaktine göre yol kenarında dizi dizi duran kiraz bahçelerini; belki nazlı ağaçlarından, belki karbeyazı top top duran çiçeklerinden tanıyıp seveceksiniz. Belki de meyvelenmiş dünyaca ünlü o al yanaklı kirazlarının da tadına bakma şansına sahip olacaksınız. Kulaklarınıza bir çiftinden de küpe yapmayı unutmayınız.
Zirveye doğru bakarsa gözleriniz, içinizden gelen ses; “oraya çıkmadan gitme” diyorsa eğer; vaktini gözetip çıktığınızda, mesela serin bir gece yola çıkmayı göze alabildiğinizde, gün doğumu bütün huzmeleri ve enerjisi ile sizi bekliyor olacak. Yeryüzünün bu kudretli doğumuna tanık olmak için Milcan Tepesi’ni yüreğine alabilen bir yüreğinizin olması gerekir ilkin. Gerisini bırakın sürprizlere, dağlar sunsun cömertliğini…
Bu tepeye götüren hemen soldaki toprak yoldan tırmanmaya başladığımızda, aracın içine dolan serin ve çiçek kokulu havanın daveti bana; “ bu yol nereye çıkarsa çıksın giderim” dedirtti adeta. Tepenin eteğine kıvrıla kıvrıla yol veren, tek araç geçişine uygun olan bu yollarda ilerlerken, etrafın tepelik görüntüsünde bizlere “hoş geldiniz” diyen; kimi mor, kimi sarı birçok renge bürünmüş onca çiçeğin tebessümü ile karşılanmak ne de güzeldi. Üç noktada mola verip, üç ayrı tepede halleştik Kozludere’nin bu sessiz güzelleri ile… Bembeyaz bir kelebeğe benzeyen çiçeği ile; Amygdalus trichamygdalus denen yabani bademin gözlerine bir gülüş kondurup tırmanmaya başlıyoruz. Anemone blanda’nın gökyüzü mavisi yapraklarının süzülüşüyle ilerlerken, yeşil ve beyazın nasıl kaynaştığına bir kez daha hayran olduğum o çiçeğe; Androsace maxima’ya dalıyoruz. Daha birçok çiçek; Astragalus angustifolius subsp. amanus, Bellevalia sarmatica, Corydalis rutifolia subsp. rutifolia, Crepis sancta, Cruciata taurica, Bryonia cretica ve adına Dönbaba’da denilen Erodium cicutarium.’la da burada tanışıyoruz.

Tanıştığımız da ne mi oldu? Onlar söyledi biz dinledik. Biz söyledik onlar dinledi.
Tırmanışın her noktasında aşağı bakmayı ihmal etmedik harika manzarayı kaçırmamak için. Bu yolu ve yolculuğu göze alan da dileriz ki etmesin... Taşlık yolları yürüyerek çıkmayı göze almak varsa da, burada kullanacağımız enerjiyi tepeleri tırmanırken harcamak daha doğru diye düşündüğümüzden, bazı tırmanışları araçla gerçekleştirdik.
Bilenler bilir, güneşi yakmaz yaylanın, tatlı esen rüzgârı yakar. Bunu dönüşten sonra anlamış olacaksak da, yanaklarda ve ellerde yayla pembesi bir renk ve güneş sızısı ile dönmenin güzelliğinden de vazgeçemeyeceğimizi biliyoruz. Yine de tedbir almak isteyenler için baştan söylemesi.
Nereye gittiğinizi bilirseniz oranın örtüsüne bürünmeye hazır bir yüreğiniz kendiliğinden oluşuveriyor nedense. Bu yaylanın yücelerine tırmanırken bir gülistana çıkmadığımızı biliyordum elbette. Lakin huyumdur yaylalara çıkarken bile çölleri düşünürüm. Belki de daha çok anlamak için buraların kıymetini. Yol Ahırdağı’nın zirvelerine doğru davetkâr kıvrımlarla referans gösterdiğinde, yolumuza sergen olmuş bir dolu dağ çiçeğinin davetine de “evet” deyip yine indik aracımızdan: adına ters lale denilen ve hakikaten de başı öne doğru tevazu ile eğilmiş olan lale çiçeğini yani Fritillaria pinardii’yi görünce kendinden geçiyor insan. Yaylanın lalesi bile benzemiyor şehrin lalelerine… Gagea fibrosa, Geranium molle subsp. molle, Geranium rotundifolium, Lathyrus variabilis, Nonea stenosolen gibi isimleri olan bu harika çiçeklerin hepsi başka başka renkte ve güzellikte karşılıyorlar bizi. Beni asıl heyecanlandıransa, Ahmet Hocamızın daha evvel Kozludere’de yaptığı büyük emekli çalışmalar sonucu bilime kazandırmak üzere olduğu bir güzelin ilk tanığı olmak… İsminin Muscari kosludereensis olarak verileceğini öğrendiğim bu eşsiz çiçekle karşılaşmam uzun sürmedi iyi ki. Yeşil diri yapraklarını dua eden iki çift el gibi topraktan çıkarmış, tam kalbinde büyüttüğü o bir dizi üzüm salkımı gibi duran, vakur ve dimdik duruşu ile mor renkli çiçeklerini adeta bize doğru uzatmıştı. Her bir çiçek tanesi; şişkin duruşlu ve ağıza doğru nazikçe daralan ve hatta büzülen yapısı ile nazlı bir güzelliği simgeliyordu. Çiçeğin ahvalini görünce; “ne de çok şey birikmiş gönlünde bizlere söyleyecek?” demekten kendimi alamadım. İlerde bir yerde bu çiçeğin meyveye dönmüş haline tanık olmaksa bir başka keyifti. Meyveleri, üç boyutlu bir kalp simgesi gibi harika bir görünüş taşıyordu. Kozludere ismi artık bilim dünyasında bir çiçeğe verilen isimle sonsuza dek ölümsüzleşecekti. Ve dünya belki de yalnız bu dağda olan bu çiçeğin adını asla unutmayacaktı: Muscari kosludereensis…
Çalışma için dağlara elinizi kolunuzu sallayarak çıkmak yok öyle. Güzellere ulaşmanın da zahmeti var. Yani mutlaka yanınıza almanız gerekenler var; küçük sağlam uçlu ve iyi usta elinde iyi ateş görmüş, iyice suyu verilmiş çelikle sanatlanmış bir çapa ilk alacağınız endaze… Ve bulduğunuz bitki örneklerini almak ve nizami olarak gideceği labaratuvara dek, muhafaza edilmesi için yanınızda bir dolu şeffaf torbanın da olması gerekiyor. Çapa deyince birçoğunun aklına geldiğince, bitkileri ezen üzen bir güç gibi algılansa da burada durum öyle değil…

Üstadının tanıştırdığı çiçeklerin her birinin yanında bir kese altın bulmuş gibiydim. Bu çiçekler ki, belki buralarda değilse de, yine de bir zamanlar yalınayak koştuğumuz toprakların, yadigârlarıydı hepimize. Bu yüzden hepsi birer kese altından kıymetli hazineydi bizler farketmesek de. Birçoğunu evvelce gördüğümü zannettiğim bu çiçeklerin oysa birbirine benzettiğim kimi özelliklerinden dolayı olduğunu işin uzmanından öğrendikçe daha iyi anladım. İşin ustası Hocamızla araziyi adım adım tarıyorduk. Bir yerlerde bütün gizemi ile bekleyen, keşfedilmeyi isteyen ama bugüne dek kimselere görünmemiş bir yar gibi duran çiçeğin ilk seveni olma duygusu sardı içimi. Hala var mıydı aceba? Ve görünecek miydi bana da? Bu işler, öyle kolay değildi lâkin… Bunu daha evvel defalarca yaşayan rehberimiz olan bilim adamının yaşadıklarını yaşamaya başlamıştık. Umut, hayal ve belki de hayal kırıklığı… Bazen günlerce bazen haftalarca gidip eli boş dönmek de vardı bu yolculuktan. Yahut aylarca senelerce gayretten sonra tam “buldum” dediğiniz anda umutlarınızın o yeşeren çiçeklerin aksine solma şansı da vardı. Ve elbette, o sihirli kelimeyi yani “buldum” ifadesini kullanmak içinse daha evvel kaç onlarca yılınızı bilime vakfetmiş olmanız gerekirdi ki bu apayrı ve sayfalarca yazılması gereken bir konuydu. 
Öğrendik ki; bir bilim adamı araziye çıkıyorsa bunların hepsini göğüslemeyi de bilendi. Dört mevsimdi araziyle halleşme vakti… Ne yaz’ı vardı ne kışı. Bahar zaten bizimdi de, sabır en büyük mevsimdi her an için. Yaşadım ve gördüm. Çalışılmamış bir alanda, yepyeni bir tür bulabilmek, bulduğunuz türü bilimsel olarak ispatlayarak, ilgili camiaya kazandırmak öyle sanıldığınca kolay değildi. Oysa böyle bir gayret sonunda gerçekleşmiş bitkilerin sevincini yazmak ve müjdesini vermek ne de kolaydı. İşin kolay yanı bana, zahmeti hocamıza kalmıştı.
Aldığımız bilgilere göre, Kahramanmaraş florası sözkonusu olduğunda, Kozludere Yaylası bu güne dek bilimsel olarak hiç çalışılmamış bakir bir alandı. Bu gezi, Doç.Dr Ahmet İlçim sayesinde ve Onun gayretleri ile bilimsel çalışması ilk kez yapılan alan oluyor ve memleketimiz için, bilim dünyası için yepyeni bir heyecana kapı açıyordu. Bizlere de bu anın tanığı olmak kalıyordu. Kimbilir bütün bunları ilerde tarih söylemese de Kozludere’nin sessiz güzelleri, duymak isteyen birilerine belki de bu anları fısıldayacaktı.
Kozludere’nin cevahir toprakları vardı. Ziyaretçisine acıyı ye’si unutturan bir havası vardı. Hangi yaylanın cömertliğine yetişir ki insan halimizin en cömert yanı. Burada da öyleydi. Onca bereket toprağın analığından, toprağın sadakatindendi: Ornithogalum oligophyllum, Ranunculus kochi, Scilla bifolia, Valeriana vesicaria, Vicia seriocarpa var. seriocarpa, Vinca herbacea ve adına menekşe denilen Viola arvensis’in merhabasını da almadan geçmemiştik.
Hepimize bu güzellikleri ikrar etmek kalıyordu. Yayla onca endemik çiçek türüne yarenlik yapıyor, onca talibine sofrasını açıyor, onca çağlayanları bağrında büngüldetiyor, onca kurda kuşa evsahipliği yapıyordu da, kendi rızkını artırana yine toprak oluyor yine tevazu ile doluyordu. Kozludere’ye bu özellikleri veren Mevla’nın elbette bir bildiği vardı. Nasıl ki her sarayın bir sultanı vardı, her dağa sultan olan bir de yaylası vardı. Yeter ki yaylanın teniyle uyuşmayı bilebilsin insanoğlu.

Kimi yokuş tırmanarak kimi düzlüklerde rüzgâra bağır gererek çıkılan bu yolculukta çekilen zahmet cennet yolu için çekilen zahmet gibi vazgeçilmezdi. Tıpkı Gülistan’ın Sadi’sinin dediği gibi: “ bütün bu zulmünle, nobranlığınla nazını çekerim; çünkü güzelsin!”
Öyleydi, dağ taş, henüz koyaklarda bekleşen bir tutam kar, keklikler ve envai tür kuşlar oldukça latif kıymetlere haizdi. Buralarda yaşayanların gönlü hiç gamlanır mı? Güleçti insanları da. Acelesiz ve sabırlı yaşayanlardandı. “Burası yatılacak yer değil” demiştim de ilk gördüğümde, hayretle bakanlara sözümün devamını getirdiğimde hayret sırası onlara düşmüştü: “çünkü burası oturup koklanacak yer…” Haklı olduğumu, her zamankinden farklı bir amaç için geldiğim bu gezide daha da iyi anlamıştım.
Koz ağaçları bütün ihtişamı ile serin rüzgârın kanat seslerine ses veriyordu. Çiçeklenmiş başında üzüm salkımı gibi duran yeşil çiçekleri ilerde oluşacak içi inci beyazına benzer cevizinin müjdecisi gibi duruyordu. Dallar referans etti bize. Az uzakta çağlayan suyun sesine doğru, bu devasa ceviz ağaçlarının altından ilerleyen bir ince yol vardı. Şelaleyi andıran ve yaz kış kesilmeden, dinlenmeden akan bu buz gibi suyun yöredeki adı kısaca: “göz’dü” …Adına göz diyenler neden böyle dedi bilenmez ama bildiğim o ki, göz göz olmuş yaraların içine serin bir umut düşüren tadı vardı. İçimi hoş, ipek gibi kaygan ve hazmı kolaylaştıran buz gibi bir suydu bu. Ellerim bu şirin suyu avuçlarına toplamak için, damağım yudumlarken tadına varmak için acele etseydi soğukluğundan dişlerimin çatlayacağını düşünmezdim. Göz’e giden yol üzerinde gördüğüm çoban çeşmelerinin hakkı ödeşilmezdi. Faruk Nafiz’in o naif dizelerini mırıldanarak ayrıldım oradan. Ve gözün yanında ayrıldığımızda, çağıltısının notalarını kulaklarımıza almışık bile.
Kendimi Kozludere’nin yaylasında unutup gitmek istedim birden. Nasıl olacaktı bu…
Unut dedim kendi kendime. Bir başka vakit gelmek için sebebin olsun… Ve şairi gibi, dedim ki kendi kendime: “ gözü her sabah böyle bir güzelliğe değen bahtiyarlara ne mutlu”
Kozludere’den ayrılırken, muhterem eşimin aile yadigârı olduğunu bildiğim bu güzel diyarla olan ünsiyetimi ben de artık çok nesillere ulaştırmalıydım elbette. Bu diyarlara daha çok nasıl emek verebilir daha çok nasıl kıymetini bilirsek, öyle yapmalıydık. Tabiatımıza; kozun nazını, yaylanın hazzını almalıydık.
Sonra… Hani demiştik ya söz başında yanımıza alacağımız ilk şeyleri. Şimdi de inerken alacaklarımızı serzenelim bu yolculuğa veda ederken... Yayladan inerken şu üç şeyi de yanına almalı insan: başını yasladığı toprağın örtüsünü, çiçek kokulu yaylanın nefesini ve kuşların dilinden içli bir şehre dönüş türküsünü almalı yanına… Bir de kabınız kacağınız varsa, bir içimlik su, en azından…

Yanaklarınızın ve ellerinizin yayla yanığı sızısını unutmadan inmeli yayladan. Toprak ve güneşle iyice pişmeden inmemeli mesela. Su götürmemeli yanında, yaylanın koyaklarından eriyip gelen kar suyunu bulup abanmak için… Ama giderken su almalı yanına, bu lezzeti bir daha bulamayacağın için. Eğer vakti ise doyasıya iri kiraz yemeli eğer zulada saklı varsa Kozludere’nin iri ve leziz cevizlerinden de mutlaka almalı dönerken… Çiçek kokulu sütünü ve yoğurdunu saymıyorum… O zaten tadılmıştır.
Bu mekândan ayrılma vakti geldiğinde, Milcan Tepe’sinde her yaz buluştuğumuz göçerlerle olan muhabbetin tadını ve yedi kuyularda bekleşen koyaklara basılmış kar tadını anlatamadığımı hatırladım bu yazıda. Böylece Milcan Tepesi ile bir başka buluşmanın vaktini ayarlamalı ve bir başka yazıyı kaleme alırken aynı lezzeti yeniden tadmalıydım.
Kozludere’den döndüm. Bir tas su dökmek istemezdim başımdan; üstümde yayla toprağının kokusu yanık yayla rüzgârının tozu kalsın diye sırf. Sarhoş toprak ayıltmıyor insanı. Bahtiyarım.

İnci OKUMUŞ, Nisan 2010 
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. 

Yaşam | Outdoor

Türkiye

Seyahat

Kültür

239 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi