alaturka

Romantizmin Uğurlu Tepesi Uludaz

Romantizmin Uğurlu Tepesi Uludaz

Dünya roman klasikleri arasında hatırı sayılır bir yeri olan Emily Bronte’un 1847’ de kaleme aldığı “Uğultulu Tepeler”i yıllar evvel okumuştum. Romantizm okulunun kutsal kitabı ve zirvesi kabul edilen Uğultulu Tepeler’e atfedilen bu unvanı, K.Maraş Uludaz’da uğurböcekleri şehrine ilk kez adım attığım bugün buraya atfediyorum.

Çünkü, burası romantizmin gerçek zirvesiydi. Kendimce adını koyuvermiştim: Burası bundan böyle; romantik ve UĞUR’LU TEPEydi.
Öykünün hemen başında yer alan yazara dair şu cümleleri burada anıvermiş olmamın bir nedeni vardı elbette: “ Burası güzel bir yer doğrusu. Curcunadan bu kadar uzak bir yer daha olabileceğini sanmıyorum. İnsanlardan uzak kalmak isteyenin arayıp da bulamayacağı bir yer. Sakinliğin paylaşıldığı yer burası…” Bana kalırsa Bronte, bu cümlelerle adeta Kahramanmaraşımızdaki Uludaz’ın uğur böcekli tepesini anlatıyordu. Uğur böceklerinin güzelliği bundan böyle, konukların çektiği fotoğrafların ruhunda, benim şiirimin ve öykümün naif yerlerinde, kimi görünür kimi görünmez güzellikleriyle hep olacaklardı. Uludaz’da yaşanan sanatın içine, doğa kendi sanatının uğurunu konduruvermişti.
Onların, bugüne dek kimi çiçeklerin üzerinde, kimi bir dal ucunda gezinirkenki hallerini görmüştüm de, iri kayaların olduğu taş bağırlı bir tepede, bütün akrabalarıyla birlikte yaşayabileceği yeri hayal bile etmemiştim.

Her şeye bir vesile lazım elbette… 
Bana bu cümleleri sarf ettiren bu mekâna gelişimin bir öyküsü vardı:
Zaman zaman bir araya geldiğimiz, profesyonel dağcı ve fotoğraf sanatçısı olan dostlarımızdan, Kahramanmaraş İl Turizm Birliği Başkanı Mehmet Temizdemir Bey ve Madosk Başkanı Arif Avize Bey’in doğa tutkulu paylaşımlarının her defasında içine sinen bu “uğurlu sohbet” zaman zaman o kadar koyulaşıyordu ki, içimden bir his adeta; “haydi durma, uğur böceklerine uç da git” diyordu.
Dileğimizi gönlümüzden geçirmemiz, onca uğur böceğini ellerimize kondurmamıza vesile yaratmıştı. Davet almıştık… Kısa adı KAFSAD olan, Kahramanmaraş Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği tarafından 20–21 Haziran 2009 tarihinde gerçekleştirilecek muhteşem bir organizasyon vardı. Yılın en uzun günü olan 21 Haziran tarihinin şuurlu olarak seçildiğini öğrenmiştim. Bu tarih bundan böyle belki de bu bir etkinlik için, ülkemizin dört bir tarafından hatta dünyanın diğer ucundan dahi gelecek konuklar için gelenekselleşecekti. Çünkü; Uludaz Tepesi’nin muhteşem sakinleri olan bu uğur böcekleri, kış boyu yoğun kar altında terleyen bu yayla tepede, kar’dan yorganlarının henüz kalktığı bu tarihi, sabırla beklemişlerdi.
20 Haziran, uğur böceklerinin gün ışığı ile buluşma vaktiyken, biz uğur böceği hayranlarının da onlarla buluşma vaktiydi. Uğur böcekleri bu buluşmada bizleri de bekliyor muydu bilinmez ama, uğur böceklerini uğur tutan bizler, doğanın bu müjdesine seviniyorduk.
Kafsad Başkanı İrfan Bayazıt, mail iletimde yer alan çay ile ilgili sözlerime atıfta bulunarak, nazik davetini yapıyor, bana uğur böceklerinin yaşadığı mekân olan Uludaz’ın bakındığı ‘sır barajına” karşı çay yudumlama davetinde bulunuyordu. 

Hem KMTSO turizm, kültür ve tanıtım komisyonu adına, hem de yarenim olan şiir aşkına, kırk yıllık kahvenin hatırını gölgede bırakacak bu latifeli çay davetini kabul etmiş ve küçük dağcı kızım Aybike ve doğa tutkunu eşim Sıtkı Okumuş Bey’le birlikte katılma kararı vermiştim.
20 Haziran 2009 sabahı K.Maraş Necip Fazıl Kısakürek kültür merkezi önünde onlarca katılımcı misafirle buluştuk. Misafirler, Türkiye’nin dört bir tarafından gelen fotoğraf sanatına gönül vermiş, her biri alanında uzman ve ödüllü olan fotoğraf sanatçılarıydı. Hemen oracıkta, konukların bir kaçı ile ayaküstü başlayan tanışıklığımız Uludaz’da zirve dostlukların kurulmasına da vesile olacaktı. Amanos Dağları’nın Kahramanmaraş il sınırları içerisindeki doğu uzantısında yer alan 2273 metre yükseklikteki Çimen Dağı Uludaz Tepesi’ne yolcuyduk artık.
Yoğun çalışmalardan dolayı aramızda bulunamayan Belediye Başkanımız Mustafa Poyraz Bey, “Uğur Böceği yolcularını” kültür merkezinden uğurlarken, “Uğur böceklerini yakalayın ha” diyerek fotoğraf sanatına telmih eden tefekkürlü ve kinayeli bir cümle kuruyordu. Bir yandan da, yanımıza çok kıymetli temsilcilerini; Zeynep Arıkan ve Mustafa
Semerci’yi yoldaş ediyordu. 

Otobüsler ve özel araçlarla başlayan yolculuğumuz, Kahramanmaraş’ımızın Büyük Sır Köyü’ne dek yarım saat süren Sır Barajı manzaralı bir doğa yolculuğundan sonra yerini tepe tırmanışına bırakacaktı. Büyük Sır Köyü’nde Muhtar Ayhan KURT Bey, davullu zurnalı karşılama ile sımsıcak bir misafirperverlik gösteriyordu. Bazlama ve ayran ikramı, bundan sonraki yolculumuz için ara enerji sağlayacaktı.
Tırmanışa başladığımızda, 17 km sürecek olan yolların oldukça taşlık ve rampa olduğu bilgisini de almıştık. Yıllanmış ulu çam ağaçlarının güzelliğinde ilerliyorduk. K.Maraş’taki katılımcılarla yola koyulan yüzü aşkın konukla, ara sıra sesine ram olduğumuz yavşan suyunun dağdaki pınarlarına abanarak ferahlıyor, soluk kesici bir fotoğraf safarisini bütün heyecanıyla yaşıyorduk. 
Zorlanan araçlarla birlikte kamp kuracağımız alana ulaştığımızda tam tamına bir saat geçmişti. Ciğerlerimize nasip olan bu tertemiz yayla havasından, derin bir soluk almıştık. Kamp alanına, gece konaklayacağımız çadırlarımızı da kurduktan sonra, Çimen Tepe’den

Uludaz yaylasına doğru kimimiz yaya kimimiz araçla yola koyulduk. Bizler, yürüyerek doğayı koklayarak gitmeyi tercih edenlerdendik. Araçla çıkanlar on beş- yirmi dakikada ulaştılarsa da, yaya yürüyenler olarak yavaş tempoda bir saat yol yürümüştük. Yürüyüşün son on beş dakikasına ulaştığımızda, yoldaki küçük kayalar üzerinde bir yaka iğnesi kadar özenli duran tek tük uğur böcekleri bizlere merhaba diyordu. Ay’kızım, heyecanla onları ellerine alıp; “Anneciğim bunları o tepeye ulaştırmalıyız. Yorulmasınlar ben çıkarayım” diyorsa da, bir uğur böceğini iki dakikadan fazla elinizde tutabilir misiniz?
Bir süre sonra ellerinden uçup giden uğur böceklerine şaşkınlıkla bakıyordu. Belli ki bu Uğur böcekleri, konuklarını karşılama ve tepedeki davranışların adabına dair uyarmak için yollarda görevlilerdi. Biz, kıssamızı almıştık. Bastığımız her yere dikkatlice bakıyorduk. 

Kamp kurduğumuz alandan nazlı nazlı kıvrılan tırmanışlı yolları bir saat yürüyüşle aştıktan sonra ULUDAZ’a ulaşmıştık. Gözlerimiz, bütün yol boyunca zümrüt yeşilinde yüzüp durmuştu da, bu ulu fakat bir dal yeşil bulamadığımız dazlaklıktaki tepede neden bir dal yeşillik olmadığını sormayı unutuvermiştik. Çünkü tepenin harika konukları olan uğur böcekleri muhteşem bir dansla bizleri karşılıyorlardı. Hoş… Aslında konuk olan bizlerdik. Onlar, bu tepenin, yıllardır her güzelliğine, kar kış her cefasına katlanmış sahipleriydi.
Heyecan doruktaydı. Yılın en uzun gününü burada geçirecek, sanki sevdiğimizle buluşacaktık. Uludaz’a beş dakika kaldığında, oldukça sert ve keskin görünen kayaların üzerinde öbek öbek ince bir tabaka şeklinde fıstık yeşil renginde kadifemsi bir doku oluşturan kaya mantarları dikkatime takılmıştı. Bunca yoğun uğur böceğinin buralarda yaşamayı tercih etmesinde bir sebep olabilir miydi? Diye düşünsem de, sıralanacak pek çok nedenini bilimsel araştırmalar yapan arkadaşlara bırakarak anın keyfine varmaya çalıştım.

Tepede, beyaz bir bina karşılamıştı bizi. Burası Orman Bölge’ye ait orman gözetleme kulesiydi. Olası bir yangına karşı müdahale tedbiri olarak bulundurulduğunu sonradan öğrendiğim, gözüme ilişen koca iş makinesi keyfimi biraz kaçırsa da, yüzlercesini bir dal altında bir arada gördüğüm uğur böcekleri gönlümü alıvermişti.
Parlak bir rugana benzeyen yuvarlak hatlı zarif kırmızı renkteki bedeninde, yedi siyah nokta saymıştım. Yedi nokta, kırmızı yanaklarına konmuş, davetkâr yedi güzel “ben” gibiydi. Uğur böceklerini, çocukluğumda da görür, parmak uçlarıma tutunması için ona süre tanır, sonra siyah pabuçlu kılcal ayaklarının hareketini izlerdim. Şarkısı hepimizin bildiği makamdaydı: “Uuç uuç bööceğiim, annem sana terlik paabuuç aalacaak…” Uğur böceği, bu şarkıyı duymasa uçmayacaktı sanki. Haydi, al terliklerimi dese, burada gördüğüm yüzlerce uğur böceğine alacak denli terliği bulabilecek miydim? Latife işte…
Gördüğüm onca uğur böceği, iki narin kanadını öylesine zarif bir yan referansla açardı ki; kimi bir kaya zirvesinden kimi bir dal ucundan, gözlerinizi bu muhteşemliğe kilitleyip tutunsanız, birlikte uçacağınızı zannederdiniz. Burada da bu sihirli ânı bekledim doğrusu. Orada geçirdiğimiz vakit boyunca nedense uçtuklarına hiç şahit olmadım. Hep yanımızda, omzumuzda, saçlarımızda kollarımızda dolanıp durdular.İnsan mı özlemişlerdi ne…?
Uğur böcekleri, Uludaz’da üşüyeni sevgisiyle sarıyordu. Düşlerimize uğur böcekleri düşmüştü artık… Bütün dileklerimi burada uğrulandırdığımı düşündüm. Bembeyaz bulutlardan taht kuran berrak gök, masmavi güzelliğiyle, uğur böceklerinin sırtındaki kırmızı rengi daha bir canlandırıyor, yedi siyah ben’ini yedi siyah safir gibi parlatıyordu. Gönlümüz, bu güzelliklerden dolduruyordu peteklerini… Bizden evvel ulaşan kimi fotoğraf sanatçısı dostumuz, ellerindeki makinelerin kadrajı önüne yüreklerini koymuşlar, bu anları hayranlıkla ölümsüzleştiriyorlardı. Biz onların fotoğraflarını çekerken, inşallah onlara çektirmiyoruzdur diye de düşünmeden edemedim.
Uludaz’ın çiçekleri uğur böcekleriydi. Doğa, burada bir tek otun yetişmesine izin vermezken, onlara muhteşem bir yegânelik ve ayrıcalık sunmuştu. Uludaz’ın en eski türküsü olan rüzgâr uğuldamaya başladığında, ne uğur böcekleri ne de onların âşıkları bizler, oldukça serin esen bu rüzgâra aldırmıyorduk.

Bu uğur böcekleri uçup uçup nereye giderlerdi? Hep düşünürdüm… Her biri aşk rengindelerdi. Belki; kimi Leyla’sının peşine düşüyordu. Kimi de Leyla’sından haber uçuruyordu Mecnun’ca bekleyene… 
Hangi kayayı kımıldatsanız, birbirlerine sokulmuş onlarca uğur böceğini görebilirdiniz. Kimileri ise, kendilerini kayaların üzerinde sere serpe bırakmışlardı. Bir demet uğur böceği, kocaman açılmış bir kucakla gelebilecek mutluluk enerjisi veriyordu her birimize. Birbirleri üstüne tırmanıyorlar, birbirlerine daha çok sokuluyorlar, taliplilerine görsel bir tanzim sunuyorlardı. 
Uğur böcekleri, Uludaz sarayının sultanlarıydı. Bizler, onların güzellikleri peşine sürgün gelenlerdik. Onlar, aşk neşideleri söylüyorlardı duyabilene. 
Bizler, sınırsız sevgimizle izliyorduk onları. Herkes onları incitmekten korkan titizlikle kayadan kayaya geçerek bu heyecanlı şöleni yaşıyorlardı. 

Bir taraftan da uğur’lu sohbetler ediliyordu. K.Maraş merkez komutanı Temel Akgönen Beyefendi, Harp Okulundan arkadaşı olan Mehmet PINAR Bey ile bu tepede yıllar sonra bu vesile ile karşılaşarak hasret giderdiğini anlatıyordu. Duygulanmıştım. Öyle iyi anlıyordum ki onları. Zira benim de yirmi yıl evvelki okul ve sıra arkadaşım Deniz Bayazıt (Bilgin)’le burada buluşmuş ve talebelik günlerindeki gibi birlikte geziye katılmıştık. 
Tepenin bir ucundaki dik bir kaya üzerinde, tıpkı uğur böcekleri gibi kollarını gökyüzüne uçururcasına açan konuklarımızdan birinin; “özgürlüüük” diyen alabildiğine özgür sesi yükseliyordu. Konuğumuz haklıydı. Bu tepede, uğur böcekleri gibi kollarımızı sonsuza açıp durmak vardı. Bu tepeye özel bir poz olarak çok anlamlıydı. Deklanşörlere basılıyordu. Uğur böcekli bu dağlar bizlere enerji veriyordu. K.Maraş Ahır Dağı Yaylasında bulunan Karagöl’e gittiğim bir günü anmıştım. Oradaki bir yayla göçeri kadının üstüne basa basa söylediği “BİYALARIN (beylerin ve ağaların) vermediğini, dağlar veriyor” diyen sözlerini burada da yâd ettim. Gerçekten de, ağaların beylerin vermediğini, ULUDAZ Yaylası vermişti bizlere… Sonra bir ay kadar evvel K.Maraş’ımıza konuk olan Türsab heyetinden Seher Müşfide AYBEK Hanımefendi’nin bana takdim ettiği kartvizitinin sağ üst köşesinde yer alan uğur böceğine de tebessüm ederek, onun uğur böcekleriyle kurduğu tatlı ünsiyetine telmihle kendisini de bu dağda sevgiyle andım.

Uludaz’ın zirvesine çıkan, uğur böceklerinin en küçük ziyaretçileri olan küçük dağcı ve doğasever çocuklarımız; Aybike OKUMUŞ, Sena TEMİZDEMİR, Haticegül KÖŞK ve Tuğrul BİLGİN’in gözlerindeki pırıltıyı asla unutmayacağım anlar arasına ekleyiverdim.
Gün, anasının koynuna giresiye dek, uğur böceklerinin konuğu olmuştuk. Dağın tepesi, duman duman olduğunda, ansızın çökmeye başlayan yayla sisi hepimizi üşütmeye başlatmıştı. Doğa;“ artık dönüş vakti” diyor gibiydi. Kimi yakamıza rozet gibi tutunmuş, kimi bir toka gibi saçlarımıza konmuş, kimi de kollarımıza tırmanan halleriyle uğur böcekleri, bizlere bir şeyler söylemek istiyor gibiydiler: “arada ziyaretimize gelin ama lütfen bizleri de incitmeyin” Düldül Dağı’nın karşısında muhteşem gün batımını izleyerek kamp alanımıza dönüyorduk. Uğur böcekleriyle bir kavlimiz olmuştu artık. Bundan sonra, belki buralara bir daha gelecek, belki de hafızamıza nakşolan sihirli güzelliklerini anarak yetinecektik.

İşte böyleydi: Emirgan’ın laleleri vardı. Emile Bronte’un uğultulu tepeleri. Isparta’nın gülleri. Uludaz’ın da uğur böcekleri vardı… Bütün konukların hafızasına bu muhteşemlik bütün yegâneliği ile işlenmişti.
Biz onları bu yıl görebilmiştik. Ömürleri kısa süren ama hiç bitmeyen bir aşkla çoğalarak her yıl bizlere bu muhteşemliği yaşatma sözü veren uğur böceklerini daha çok kişinin izlemesini sağlamak, ne derece doğru olacaktı? Diye de düşünmeye başlamıştık. Büyük çoğunluk olarak ilk kez gören bizler, buraları ziyarete gelecek yeni konuklar için dağların, taşların, uçan kuşların bile heyecan duyacaklarını biliyorduk ama bu büyünün bozulmasından da endişe ediyorduk. Sorular birbiri ardına aklımıza geliveriyordu: Doğanın harika süsleri olan uğur böcekleri, bizlerden kaçmış buralara sığınmış olabilirler miydi?
Büyük Sır Köyü’nün adı, yücelerinde sakladığı bu doğa harikası gizemden geliyor olabilir miydi? Değilse bile, biz böyle olmasını düşlemiştik bile…
Büyük Sır Köyü’nün sakinlerinden bizlere eşlik eden dostlar, havanın berrak olması halinde bu dağdan komşu il Kayseri’nin en yüksek dağı olan Erciyes Dağı’nın, diğer komşumuz Adana’nın Yumurtalık sahillerinin ve komşumuz Hatay’ın Amik Ovası’nın göründüğünü söylemişlerdi de, Amik Ovasını görmüş ancak, doğanın nazı yüzünden diğerlerini görememiştik. Bir de açık havalarda göründüğünü öğrendiğimiz, Niğde Aladağlar Demirkazık zirvesi de bir başka gezide doğanın sürprizi olmazsa eğer, görmeği arzuladığımız güzelliklerden olacak. Uğur’lu tepe, bu özelliği ile yakınındaki bütün dağlara ve tepelere göz kırpan vefalı bir tepeydi de.
Gökyüzü, uğur böceklerinin yedi siyah noktalı beneklerine özenen haliyle iyiden iyiye karardığında, zirveden tutturduğumuz yolumuzu kamp alanına ulaştırmıştık. K.Maraş Belediyemizin daveti olarak bizlere sunulan, koca bir saç tavada kavrulan, Madosk Başkanı Arif Avize Bey’in hüneriyle hazırlanan muhteşem et kavurma ve ayran ikramı, yüze yakın katılımcıyı bereketiyle doyurmaya yetmişti. Arif Bey’in nazik eşinin de emeklerinin sindiği ve Kafsad’ın kıymetli üyelerinin özveriyle gayret ettiği bu güzel organizasyonda çoğalan şey memnuniyet, mutluluk ve huzur, eksilen tek şey ise, zamandı. Belediyemiz yetkilileri, kamp alanına sosyal ihtiyaç yerini ve mis gibi dağ suyunu akıtan çeşmesini yapmayı ihmal etmemişti. Bu etkinlikte; İstanbul Fotoğraf ve sinema amatörleri derneğinde dört yıl başkanlık görevi yapmış olan ve KAFSAD Onursal Başkanı olan müşfik insan Halil İbrahim Tutak Bey’in de gayretleri de dilden dile dolaşıyordu. Mado’nun dondurma ikramı, zirvede serinliği iyice artırıyordu. K.Maraş tarhanası da bizimle beraber dağa dek yol cipsi olarak çıkmış, bütün konuklarımıza kısmet olmuştu. Közde pişen Türk kahvesinin kokusu, dağda kekik kokularına karışıyordu. Bir yandan da, üç beş kişi K.Maraş’lı başarılı fotoğraf sanatçısı Mehmet Kırmızıkaya Bey’in latifeli ifadeleriyle iyi bir dağ kampının teknik donanımlarına dair sohbetler ediyorduk.

Koskoca bir alambaç ateşi etrafında toplanan onca konuk için, gökyüzünde parlayan yıldızlar en güzel ışığını gönderiyordu. Yıldızlar 2273 metre rakımdaki bu dağa o kadar yakın ve o kadar çoklukta duruyorlardı ki, uzatsak tutabilecek gibiydik.“Uzasan göğe ersen, cücesin şehirde sen. Bir dev olmak istersen, dağlarda şarkı söyle” diyen Üstad Necip Fazıl’ın dizlerinin gönlünü alırcasına söylenen şarkılar göğe yükseliyordu.
Kamp alanına onca çadır kurup hazırlıklarını yapan konuklar, sohbetin tadını sabaha dek taşıdılar. Sabaha dek çadırlar uyudu, konuklar uyanık kaldı. Fotoğraf sanatının inceliklerinden, sanatın “sonsuzluğundan” dem vurduklarında, birbirinden çeşitli çam ağaçlarına saklanan kuşlar çok sesli kanonlara da başlamışlar, kendi makamlarınca ötüşüp duruyorlar ve sabahın ilk ışıklarını da müjdeliyorlardı. Şehirde özlediğimiz kuş seslerinin her notasına burada doymuştuk… Ben de aralarına katıldığımda, şiirden bir sohbet dem tutmuş, fotoğraf sanatçısı Reha Bilir Bey’in, şu an Yunanistan’da açılan sergide ilgilileriyle buluşan, sonsuzluğu anlatan ve hemen ellerimizdeki küçük bir ekranda yer alan fotoğraf sunusunun paylaşımı ortamı taçlandırmıştı. Zirvede sonsuzu konuşup, sonsuzluğa kanat açmıştık. 
21 Haziran Pazar sabahı hiç uyumadan geçirdiğimiz Uludaz gecesinde, tatlı bir hayale dalmış, uyku ve uyanık hal arası bir düş yaşamıştık. Sabah, zirvenin zindeliğindeki yerini mutluluğun yorgunluğuna bırakmıştı.

Birbirinden değerli konuklarla vedalaşma sırası gelmişti: Adana’dan katılan gurupta; Nazım Uluocak, Uğur Karan,Okay Güzel, Nazan Gökkaya, Ankara’dan katılan;FSK Başkanı Sami Türkay,Canan Şahin, Gülcan Acar, Necip Evlice, Satı Çukurbaş,Yunus Topal, Şule Öncel,Füsun Demiray, Selin Ürkütücü, Sıdıka Ortaköylü,Mehmet Pınar, Hüseyin Türk, Ayhan Çınar, Beyşehir’den katılan AFİAP ödüllü Reha Bilir,, Gaziantep’ten katılan Hasan Yelken, Halil Gül, Alaaddin Erman, Ahmet Necdet Köksel, Yakup Yener, İstanbul’dan katılan Kayhan Güç, Emre Soytürk, Ayşe Gülmedim, Özgül Şen, Fahrettin Şankayağı, Kocaeli’den katılan TFSF Başkanı Özcan Taras, Deniz Taras ve Enbiya Sancak gibi –daha ismini hatırlayamadığım onlarca katılımcının affına sığınarak- her biri dostluk payesi olan bu güzel insanlarla yaptığımız sanat dolu paylaşımların şimdilik sonu gelmişti. Marbi biber’in küçük kutulara hazırlatıp gelen konuklara bir K.Maraş tadı olarak sunduğu K.Maraş kırmızıbiberleri, vedanın noktasını koyan bir armağandı.
Anadolu’da söylenen ve yolun açık olsun anlamına gelen o güzelim ifadeyi; “uğurlar olsun” u deyip mekândan özlemle ayrıldığımızda arkamızdaki sesler, bir başka vakit buluşmanın hayalini de kurmaya başlamışlardı. En kalbi teşekkürlerimiz bu güzel organizasyona emeği geçen herkese ve özellikle Kafsad ekibineydi… Bizlere zirvede yaşattıkları dostluk dolu, uğurlu saatler için KAFSAD’ ben de en içten teşekkürlerimi sunuyorum. İrfan Başkanın uğur’lu çay ikramı tatlı güzellikleriyle damağımdaki ve dimağımdaki yerini alıverdi.
Herkes görevini yapmıştı. Fotoğraflar, oluşacak harika arşivler ve belki de sevdalılarına ulaşacak büyülü güzellikler için birikmişti. Bana da şehre döndüğüm zaman, iyi bir uykudan sonra, 21 Haziran gece yarısını geçen bu vakitte sıcağı sıcağına bu satırları bütün güzelliği ile kaleme almak kalmıştı. Şehir havası, tatlı yorgunluğumun sızısını hissettiriyorsa da, zirvenin zindeliğinin üzerimdeki etkisi daha güçlüydü.
Kaleme aldığım bu hatıranın son satırlarına, küçük dağcı ve doğasever kızım Aybike’nin odasından gelen tatlı sesi de katılıverdi: 
“Anneciğim, sanırım kulağımdaki uğur böceği arkadaşlarının yanına uçmuş” Uludaz’a giderken günün anlam ve önemine dair kulaklarına taktığı uğur böcekli küpesinin teki gerçekten uçmuş olmalıydı ki bütün aramalarına rağmen bulamamıştı.

İnci Okumuş
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. 
Kahramanmaraş/ 21 Haziran 2009

Yaşam | Outdoor

Türkiye

Seyahat

Kültür

309 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi